
Share
Avrupa'nın kabına sığmayan kenti, Kuzeyin Venedik'i Amsterdam'daydım. Neden mi gittim? Özgürlükler orada nasılmış bir kapıdan bakıp döneyim diye.
Not: Bu başlığı niye attığımı yazıyı okudukça anlayacaksınız.
Amsterdam'ın özgürlüğüne ulaşabilmek bir hayli zor oldu doğrusu. Türkiye'den bu güzel şehri görmeye gelmek için Schengen vizesi engelini aşmak gerekti. Daha önce Schengen'e sahip olanlar için kolay ama ilk defa alacaklar içinse zor bir süreç sizi bekliyor. Benim Schengen'im olduğu için pek de zorlanmadan geçerken, tatil arkadaşımı yüzyüze görüşmeye Schengen'i olmadığı için çağırdılar. Orada biraz moralini bozsalarda Amsterdam'a gitmeye hak kazandık. Açıkcası tur tatillerini pek sevmesemde ülkemizde en uygun yurtdışına çıkış kesinlikle bu olmalı.
Üç buçuk saatlik bir yolculuktan sonra Amsterdam Shiphol havalimanına iniyoruz. Pasaport kontrolünden o kadar rahat geçiyoruz ki bir daha Amsterdam'a gidersem adam herhalde beni tanır, direk geçirir diyorum içimden.
"Sadece kalabalık mısınız? Amsterdam'da iyi eğlenceler" gibi iki kelam edip beni ülkesine alıyor. Özgürlük demek ki böyle bir şey burada. Herkesin rahatlıktan dolaştığı bir yer olabilir mi acaba Amsterdam? Bakalım test edeceğiz.
Bagajlar da geldikten sonra içinde trenyolu olan Shiphol havalimanından otelimize doğru yola çıkıyoruz. Bu arada Shiphol'ün içinden geçen trenyolu Hollanda'nın tüm topraklarına ulaşımı sağlıyor.
Yel değirmenine saldıran turistler

Portakal turuncusu Hollanda'da insanlarla anlaşabilmeniz gayet kolay. Çoğu insan 3 dil biliyor.(Fransızca, Almanca ve İngilizce). Otele yerleştikten sonra Amsterdam'ı turlamaya gidiyoruz. Giderken yol kenarında Hollanda'da toplam 97 adet kalmış olan meşhur yel değirmenlerinden birine uğruyoruz. Bu değirmenler turistlerin en çok ilgi gösterdiği yerlerden. İçinde oturan insanlar olduğu için biraz onlar adına sinir bozucu bir durum olsada gerçekten etkileyiciler. Burada yel değirmeninde yaşayanların ve ona karşı fotoğraf çekmeye çalışan turistlerin karşılıklı bir savaşı sürüyor adeta. Bu hikaye bana tanıdık geliyor doğrusu...
Şehre girerken çocukken resim dersinde ezbere çizilen kibrit çöpü tarzı, üçgen çatılı evler var heryerde. Bazı evlerin pencerelerinde ki asılı okul çantaları dikkatimi çekiyor. Hemen otobüsteki ulu rehberimiz Orkun'a soru veriyorum. Rehberimiz çantaların orda durma sebebinin o evde okulunu bitirmiş bir kız çocuğu yaşadığının göstergesi olduğunu söylüyor. Bizde de Trakya bölgesinde okulunu bitirip evlenme çağına gelen kız çocukları, evin önüne acı biber bırakıp erkek adaylarına yedirirler. Ne alakaysa ilk aklıma gelen şey bu oluyor. Neyse bu arada Hollanda'daki şirin evlerin çoğunda yani eski olanlarının ikinci katlarında palanga düzeneğine benzeyen çıkıntılar gözüküyor. Bunları merak edenler için, bu eski evlerin içi çok dar olduğu için genelde ikinci kata eşyaları bu düzeneklerle çıkardıklarının bilgisini vereyim ve Amstel Nehrinin manzarasına nazır Amsterdam'ın güzelliklerini anlatmaya başlayayım.

Kuzeyin Venedik'i ünvanını hakettiğini karış karış kanalları ve köprüleriyle gösteren Amsterdam'da kesinlikle kanal turu yapmanız gerekiyor. Venedik'in romantizmi yerine keyif yapabileceğiniz ve kıyıda ki sarhoş, eğlenen insanları gözlemleyebileceğiniz güzel bir tur kesinlikle yapmalısınız.
Bisikletli güzel kızlar

Sokaklarda giderken bisiklet yoluyla motorlu araç yolu neredeyse eşit ölçüde büyüklükteler. Hayatınız boyunca görüp görebileceğiniz en çok bisiklet popülasyonu burada diyebilirim. Hatta otomobillerin sizi ezmesinden çok kaldırım kenarlarındaki bisiklet yolundan korkmanızı tavsiye ederim. Ben ve arkadaşım kaldırım dolunca Türk mantığıyla bisiklet yoluna girince birçok bisikletli tarafından çiğnenme tehlikesi atlattık. Bir başka tehlikede bisikletli güzel kızlar. Mini etekli bisikletli kızlara bakarken bu seferde tramvay veya otomobil altında kalabilirsiniz. Amsterdam sokakları çok güvenli ve suç oranı az densede bu tip turistik kazalara dikkat edin.
Daha temkinli birşekilde kaldırımlarda ilerlerken Amsterdam'ın meşhur Dam Meydanına geliyoruz. Burada her türlü sokak sanatçısı mevcut. Madame Tussouds'a nazır bu meydan dört bir koldan ara sokaklara gidiyor. Bu ara sokaklarda da alışveriş için uygun yerler bulabilmeniz mümkün. Hediyelik eşya konusunda Amsterdam biraz haylaz. Sembolü "xxx" olan Amsterdam cinsellik açısından zengin bir kent. Gay'lerin Avrupa'da serbestçe evlenebildiği, tüm çılgın partilerin sınırsızca sürdüğü ve Redlight gibi bir yer varken nasıl olmasın!

Neyse cinsellik kısmını hava kararmaya başlar başlamaz anlatacağım. Eğer hediye alacaksanız arkadaşlarınızın suratlarını kızartacak türden dükkanlar burada bol. Bunlardan biri de Özgürlük Heykeli şeklinde yapılmış bir prezervatif mesela.
Prezervatif mi, bira mı yoksa 45 dakika kesintisiz korku mu istersin?
Amsterdam adeta müzeler cenneti. Bizde gezebildiğimiz kadarını öğle aralarımıza sığdırmaya çalışıyoruz.

Dam Meydanı'nda meşhur balmumu heykelleri müzesi Madame Tussauds var. Girerken 35 Euro'yu ünlülere daha yakın olmak için veriyoruz. Kapıda birde Dungeon Amsterdam adında diğer müzenin biletini de satayım size diyen bir adam aklımızı çeliyor. 20 Euro'da ona verdikten sonra içeri giriyoruz. Kesinlikle Madame Tussauds'a girmeseniz bile Dungeon Amsterdam biletini alın derim.
Madame Tussauds İngiltere'dekinden ünlü yönünden zayıf olsada içerde Johnny Depp'ten Madonna'ya, Lenny Kravitz'ten "Mama uuuu!" diye bağıran Freddie Mercury amcaya kadar birçok ünlü gördükten sonra 500 metre ilerdeki Dungeon Amsterdam için yola koyuluyoruz. Kapıda bizi eski çağlardan kalma kıyafetiyle karşılayan teyze, arkadaşımın kellemi baltayla uçururken ki fotoğrafını çekiyor. Korku dolu 45 dakika işte burada başlıyor. Dışarıda gezip tozmak, kafaları çekmek varken ne işim var burda demeyin. Çünkü içerdeki 45 dakikalık aralıksız korku sizi yaşama daha da bağlıyor. Aynalı labirentler, karanlık zindanlar, hastalıklı korsanlar hoşunuza gidebilir.
Dungeon Amsterdam'dan ödümüzü yerlerden toplayaraktan çıkıyoruz. Sonrası için "Teasers" hala durmuyor ama onun gibi pub'lara kesin uğrayın derim. Zamanında Teasers'da servis elemanı kızlar mini bir mayo şort ve küçük bir üst ile içki servisi yapıyorlardı, her yarım saatte bir de kızlardan ikisi barın üzeride dans ediyor ve günün şanslısı siz iseniz nadiren ikram edilen tekilayı limon dilimini kızın dudaklarından alarak, tuzu da boynundan yalayarak içebilme gibi opsiyonları size sunuyorlardı. Şimdi Teaser's kapansada buna benzer pub'ları Amsterdam'da bulmak mümkün. Bu gibi birkaç pub'a uğrayıp müze gezmelerinize öğlen devam edebilirsiniz. Eğer Amsterdam'da Heineken, seks, Van Gough, Nemo veya işkence müzeleri gibi 50 adet ilginç yeri gezmek istiyorsanız müze kartı işinize yarayacaktır. 39.95€ karşılığında 1 senelik müze kartı sizi epey bir oyalayacaktır.

Amsterdam'ın terbiyeli tarafını gündüz gördükten sonra geceye geçerken şehrin çehresi de değişiyor. İnsanlar koştura koştura pub'lara ve herkesin Amsterdam'a uğradığında bir girdiği, kafa yapan kafelere (coffee shop) doğru yol alıyoruz. İçeri girdiğinizde fastfood restoranı tasarımında dükkanlar, çalışanlar ve arkalarında menüler var. Menüler epey bir geniş... Amsterdam'da dediğimiz gibi gerçekten herkes inanılmaz özgür. Parklar ve yollarda dumanlı insanlar görürseniz şaşırmayın.
Sınırlar büyükçene çizildiği için midir bilmem ama o kadar kafası güzel insanın içinde en ufak bir tartışma, kavga bile ortalıkta yok. Hiç tanıdık gelmeyen bir senaryo. Amsterdam'da 128 milletten insan var ve kimse birbirine üstünlük sağlamaya çalışmıyor. Belki de o yüzden dünyanın yarısı bu şehri ziyarete geliyor... Bu kalabalık diğer Avrupa şehirlerinde pek de rastlanır cinsten değil. Bir İstanbul'lu olarak Amsterdam'ın hızı ve kalabalığı bize iyi geldi diyebilirim.
Redlight macerası

Yaz döneminde Amsterdam'da güneş neredeyse batmayacak gibi. Saat tam 23:30'da kararan hava eğlencenin sabaha kadar rahatça sürebileceğinin göstergesi adeta. Bizde arkadaşım Soner ile meşhur kırmızı ışıklı sokağa doğru yol alıyoruz. Gündüz pek hareketli gözükmeyen Redlight'ta 5-6 sokak paralel olarak dizili bir şekilde yer alıyor. Avrupa'nın genelevi yakıştırması yapılan Amsterdam'da burası tamamen yasal bir bölge. Bir göz odalarda yanyana dizilmiş dükkan gibi duran kırmızı ışıklı yerler birer "genelevcik". Redlight oldukça dar ve turist yoğunluğu yüzünden akıntıya kapılmış gibi tek yönde gidiyorsunuz. İç çamaşırlarıyla cam arkasından hayat kadınları geçenlere gel gel işareti yapıyorlar. Tam da o sırada 7 İngiliz genci aralarında bağrışıyorlar. İçlerinden bir arkadaşlarını neredeyse camdan içeri fırlatacaklar. Çocuk yanakları utançtan kızarmış nar gibi etrafa şaşkın gözlerle bakarken bunun sebebini de diğer bir arkadaşı hemen orada özetliyor. "İlkleri Amsterdam'da yaşamalısın" diyor. Bizim İngilizi içeri soktuktan sonra perde kapanıyor, ışıkta sönüyor.
Amsterdam'da gece hayatı adeta şeytanın avukatı kıvamında. Sizi yasadışı işler yapmaya teşvik ediyor. Gecenin sonunda ise benden size tavsiye ne yaparsanız yapın ama sokakta yatmayın. Çünkü Amsterdam'da sokakta yatmanın cezası oldukça büyük. Neyseki her gece sabaha kadar çalışan trenlerle otelimize dönmeyi başardığımız için bu cezalardan da yırtı veriyoruz.

Bildiğiniz gibi dünyanın en ünlü DJ'leri Hollanda kaynaklı olunca gece hayatında mekanların başlıca müzik türleri dans, progressive ve trance oluyor. Gerçekten Avrupa'nın en iyi dans müziği burada yapılıyor ve eğer şansınız olursa bizim kaçırdığımız gibi White Sensation Amsterdam partisini kaçırmamalısınız. Herkesin beyaz giydiği bu gecede aklınıza gelebilecek tüm çılgınlıklar içerde dönüyor.
Yasal olmayan partiler ve 200 çıplak insan
Çılgınlık demişken Amsterdam'dayken kulağımıza bir parti haberi daha geliyor... "xxx" Amsterdam'ın en garip partilerinden biri gibi duruyor. İçeri girerken baya yüklü bir para verdikten sonra birde bakıyorsunuz ki herkes çıplak. Evet 200'e yakın insan çıplak olarak içerde bulunuyor. Gitmiş gibi anlattığıma bakmayın. Yasal olmayan bu parti sadece kulağımda bir küpe olarak kalıyor ama Amsterdam'a gelirseniz böyle bir yere yanlışlıkla girip de öldüm zannetmeyin, gerçekten var.

Gece gezmek için peki önünüzde başka ne seçenekler var:
Sonsuz bira çeşitlerinin yer aldığı pub'lar, girer girmez kafayı bulacağınız coffee shop'lar, çıplak kadınların üzerinden sushi yiyebileceğiniz restoranlar, yasadışı partiler ve kaliteli canlı müziğin olduğu mekanlar...
Gece tavsiyesi
Gece kulüpleri sabah 6'ya kadar genelde açık kalıyorlar. O yüzden erken kaçmayın. İşte size birkaç tavsiyemsi yer: Sinners, Escape, Aknathon, Club Melkweg, Time, iT! - iT!
Bize gelince ise saat 00.00'ı geçtikten sonra biraz ondan biraz bundan diyerekten birçok mekanı dolaştıktan sonra sabaha karşı 5'te bitmiş bir şekilde otelimize dönüyoruz. Bu arada tren fiyatları 8-12 Euro arasında değişirken taksiler ise 20 km'lik mesafeleri 40 Euro gibi fiyatlara götürmekteler. Avrupa'da taksi ulaşımı pahalı bir seviyede olduğu için gece dönüşünüzü iyice hesap etmenizde yarar var.
Hollanda'ya gittim deniz havası alayım biraz

Güneş doğarken midem ne kadar bulanırsa o kadar kendimi Amsterdam'da hissetmeye başladım artık. Her sabah içki ve yemeklerin allak bullak ettiği mideyle başa çıktıktan sonra Amsterdam merkeze doğru yol alıyoruz. Bugün önce Amsterdam'dan yarım saat uzaklıktaki Volendam kasabasına gidiyoruz. IJ Gölünün kıyısındaki bu şirin balıkçı kasabasında Pazar günü için kasabanın festivaline katılıp Hollanda'nın yerel kıyafetlerini giyip fotoğraf çektirme şansını yakalıyoruz. Hansel ve Gratel bizi görse kıskanırdı doğrusu... Daha sonra gölün kenarında oturup serinledikten sonra Türk dostlarımızın barbekü partisine gidiyoruz.
Türkler Hollanda'da ne kadar güçlüler?
Türkler her ne kadar özgürlükler ülkesi Hollanda'ya uyum sağlamış gibi görünselerde birkaç saat geçtikten sonra durumlarının ne kadar zor olduğunu anlıyorum hemen. Aslında yeni nesil iyi eğitimli Türkler toplumda güzel yerlere gelirken politika ve kazanılacak haklar konusunda oldukça geride kaldığımızı bana büyük bir heyecanla mangal başında anlatıyorlar. Nasıl kuruşu kuruşuna vergi verdiklerini ama yeni kurulan hükümetin ırkçı politikalar sürdürmesinden dolayı nasıl zorluklar çektiklerini dinliyorum. Gurbet gerçekten 2 kez koyuyor adama. Burada hiçbir şeyleri yokken tırnaklarıyla biryerlere gelen Türkleri dinledikçe ülkemizi gururla temsil eden dostlarımla Türkiye hakkında şen şakrak sohbetlere daldığım için gerçekten mutluyum.
2 günün ardından anlıyorum ki insan gençken Amsterdam'a gelmeli ve bir kez değil birkaç kez buraya uğramalı. Hala merak ettiğim o kadar çok yer olmasına karşın otobüsle sınırdan geçip Köln'e yola çıkıyoruz... Az da olsa özgürlüğün o saf havası Amsterdam'da içimi sardığı için suratımda aptal bir gülümsemeyle kolonya cenneti Köln'e gidiyorum.
Köln yazısı yakında...
Amsterdam'ın neyini sevdik?
-Kesinlikle kırmızı tekerlek peynirleri
-Türk dostlarımızı
-Coffee shop'larını
-Gece hayatını
-Müziğini
-Müzelerini
-Biralarını (Amstel ve Heineken)
-Özgürlüğünü
-Sokak başlarındaki işeme kabinlerini
-Karamelli waffle'larını
Neyini sevmedik
-Bisiklet trafiği canavarlarını
-Amsterdam'a giderken ve dönüşte iki erkek olarak "Evlediniz mi?" sorularını
-Yemeklerini
Alp Türkalp
Tatil anılarını buradanda takip edebilirsiniz.
YanıtlaSilhttp://askmen.mynet.com/yasam/aktuel/2538-prezervatifmi-birami-yoksa-kesintisiz-korkumu-istersin
güzel bir yazı olmuş tebrik ederim.
YanıtlaSil